21:23 - Pekmezdeki bilinmeyen gizli tehlike! Bu şekilde tüketmek büyük problem kanser yapıyor!
20:43 - Kaliteli vede Sağlıklı Bir Yaşam İçin Sizlere Yedi Altın Kural
20:40 - Zihinsel olarak Ruhsal Sağlığımızı Korumak
20:38 - Kalp Sağlığımızı Koruyan Gıdalar ve Özellikleri
20:31 - Karın bölgesi yağı nasıl kaybedilir? Yağ Yakma Yöntemleri!
20:29 - Gıda Besin Zehirlenmesinin Belirtileri Bakın Nelerdir? Gıda Zehirlenmesinde Neler Uygulanmalı
20:25 - Boğaz Yanmasına Neler Neden Olur? Nasıl İyileşir Geçer?
20:03 - Akne Nedir vede Neden Olur? Evde Oluşacak 5 Doğal Akne Maskesi
20:01 - Kalp Sağlığınızı Koruyan Bazı Önemli Öneriler
19:14 - Taze ve Parlak Bir Cilt İçin En İyi Üç Limon Maskesi Tarifi
O an ne diyeceğimi bilemedim. Kendi babam tarafından, hayatımın en savunmasız dönemlerinden birinde kapının önüne konuluyordum. Üstelik hamile olduğumu öğrendiğim daha yirmi dört saat bile olmamıştı. Cem beni sakinleştirmeye çalıştı ama onun da yapabileceği fazla bir şey yoktu. Küçük bir evde kirada yaşıyorduk ve birikimimiz bebeğin ihtiyaçları için bile sınırlıydı.
Sabah olduğunda birkaç çantamla kapının önünde kaldım. Babam perdeyi bile aralamadı. Kapıyı çaldım.
“Baba…”
İçeriden sesi geldi…
“Git.”
Sadece bir kelimeydi.
Ama hayatım boyunca unutmayacağım kadar ağırdı.
Cem elimi tuttu ve beni götürdü. O gün küçük evimize dönerken pencereden dışarı baktım. Karnım henüz belli değildi ama içimde dünyanın en büyük sorumluluğunu taşıyordum. Korkuyordum. Çok korkuyordum. Fakat içimde garip bir güç de vardı.
Aylar geçtikçe hamileliğim ilerledi. Maddi sıkıntılarımız vardı ama Cem elinden gelen her şeyi yapıyordu. Akşamları eve yorgun geldiğinde bile karnıma eğilip bebeğimizle konuşuyor, “Baban burada,” diyordu. Ben de onun saçlarını okşayıp gülümsüyordum. Bazen geceleri ağlıyordum ama Cem uyandığında gözyaşlarımı görmesin diye yüzümü duvara çeviriyordum.
Çünkü babamın sözleri içimde bir yara bırakmıştı.
Bir gün pazardan dönerken mahalledeki yaşlı komşumuz Sevim Hanım beni gördü. Elindeki poşetleri yere bırakıp sarıldı.
“Senin yüzünde annenden bir parça görüyorum,” dedi.
O cümleyle gözlerim doldu.
“Annem olsaydı beni kapının önüne koymazdı.”
Sevim Hanım başımı omzuna yasladı.
“Belki de annen şu an senin içinde büyüyen çocuğu koruman için sana güç veriyordur.”
O günden sonra kendime acımayı bıraktım.
Bebeğimin odasını hazırlamaya başladık. İkinci el bir beşik bulduk. Küçük bir battaniye aldık. Cem duvara açık renkli bulutlar çizdi. Her şey mütevazıydı ama sevgiyle doluydu.
Derken doğuma birkaç hafta kala babamdan haber geldi.
Beni aramıyordu.
Cem’i aramıştı.
“Gelip konuşmak istiyorum,” demiş.
Bunu duyduğumda içimde birbirine zıt binlerce duygu oluştu. Öfke, özlem, kırgınlık ve merak…
Cem, “İstersen görüşme,” dedi.
Ama ben gitmeye karar verdim.
Babamı yıllardır tanıyordum. Sert görünürdü ama annemin ölümünden sonra içine kapanmıştı. Belki de korkusunu öfkeyle göstermişti. Belki yaptıklarından pişmandı.
Kapısını çaldığımda uzun süre açmadı. Sonunda kapı aralandı.
Karşımda yaşlanmış bir adam duruyordu.
Beni görünce gözleri doldu.
“İçeri gel.”
Sessizce girdim.
Salonda annemin eski koltuğu hâlâ duruyordu. Birkaç saniye sonra babam karşıma oturdu ve başını eğdi.
“Ben sana çok büyük haksızlık ettim.”
Hiçbir şey söylemedim.
“Hamile olduğunu söylediğinde korktum,” dedi. “Seni kaybetmekten, torunumu kaybetmekten, yalnız kalmaktan korktum. Ama korkumu kabul etmek yerine seni suçladım.”
Gözlerim doldu.
Sonra cebinden küçük, örülmüş bir bebek yeleği çıkardı.
“Bunu annen örmüştü. Sen doğduğunda giydirmiştik. Yıllardır saklıyorum.”
Yeleği elime aldığımda parmaklarım titredi.
Ama asıl şaşırtıcı olan bundan sonra söylediği cümleydi.
“Bebeğin doğduğunda… eğer izin verirsen, onu ilk kez kucağıma almak istiyorum.”
İçimdeki öfke hemen yok olmadı. Birkaç kelimeyle yılların kırgınlığı silinmezdi. Ama insan bazen affetmenin unutmak olmadığını öğreniyordu.
“Baba,” dedim, “seni affetmeye çalışacağım. Ama artık beni korkutarak sevemezsin.”
Başını salladı.
“Biliyorum.”
Birkaç hafta sonra kızımız dünyaya geldi.
Adını annemin adı olan Nermin koyduk.
Hastaneden çıktığımız gün babam kapının önünde bizi bekliyordu. Kucağına bebeğimizi verdiğimde ellerinin titrediğini gördüm. Küçücük yüzüne baktı, ardından bana döndü.
“Sen haklıymışsın,” dedi. “Bu çocuk gerçekten bir mucize.”
Gülümsedim.
Ama ona hemen sarılmadım.
Çünkü bazı yaraların iyileşmesi zaman ister.
Aylar sonra babam artık evimize sık sık gelmeye başladı. Torununu parka götürüyor, ona masallar anlatıyordu. Bir gün Nermin onun parmağını tuttuğunda babamın gözlerinden yaşlar süzüldü.
“Biliyor musun?” dedi bana. “Ben seni evden kovduğum gün aslında kendi hayatımdaki en güzel şeyi de kapının dışında bıraktım.”
Yanına oturdum.
“Önemli olan kapıyı yeniden açman.”
Babam başını salladı.
Ben kırk dört yaşında anne oldum.
O yaşta yalnızca bir çocuk dünyaya getirmedim. Aynı zamanda kendimi de yeniden doğurdum.
Ve zaman bana şunu öğretti:
Bazen hayat, en büyük mutluluğu bize herkesin ‘artık çok geç’ dediği anda getirir. İnsanların korkuları bizim kaderimiz değildir. Bir kapı yüzümüze kapanabilir ama bu, hayatın bittiği anlamına gelmez. Bazen o kapının önünde başlayan yol, bizi hiç beklemediğimiz kadar güzel bir hayata götürür.